Logo
Özler Aykan

To read, write and research are indispensable for cultural continuity!

 
Member / Sign up  New customer
 
 
Home      Yitim Can Yakc Bir Armaandr! 10 Mays 2010, Özler Aykan
 
          "Read to learn about darkness,
  write to spread around brightness."
                                                               
                                                     Özler Aykan 
 
 
 
 
 
 
 
   art is life...
 life is art
 
 
 
 
 
WRITE A STORY
FOR CHILDREN
STUCK IN AREAS OF CONFLICT
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Prof Dr Vamık D. Volkan: Yitim can yakıcı bir armağandır!
 
 
 
Özler Aykan
 
 
 
 
Ölüm kayıpların en somut ve en acı olanıdır.
 

Ölüme karşı verdiğimiz tepkilerimizde farkında olmaksızın

geçmişimizdeki yarım kalmış, dayatılmış ya da aceleye gelmiş ayrılıklarımızın

bilinçaltımızdaki kalıntılarını da birarada yaşarız.
 

Yas tutma, sadece ölüme karşı verilen bir yanıt değildir.

Yas tutma herhangi bir yitim ya da değişikliğe karşı verdiğimiz psikolojik bir yanıt

ve aynı zamanda iç dünyamız ile gerçeklik arasında uyum sağlayabilmemiz amacıyla
 kendimizle yaptığımız önemli bir uzlaşmalardır.

 

Yitim, kimi zaman aile yadigârı bir küpe olabileceği gibi;

Kimi zaman bir eş, bir sevgili, bir dost, bir umut, bir ülkü, bir vatan

ve hatta ESKİ BİR KENDİLİĞİMİZ bile olabilir...
 
Vamık D. Volkan ve Elizabeth Zintl tarafından uzun yıllar önce “LIFE AFTER LOSS” başlığı ile kaleme alınan
ve Türkçe’ye “GİDENİN ARDINDAN” başlığı ile çevrilerek yayınlanan kitap,
 çözümlenmemiş kayıplarımızın; çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerimizde yaşamımızı
ne derece olumsuz yönde etkilediğini, kaderimizi nasıl sinsice yönlendirdiğini,
psikanalitik, psikoterapötik olgularla birlikte açıklıyor.

 Başarılı yas tutmanın tüm psikolojik dinamiklerini

ve sonucunda kazanacağımız / kazandığımız değişimleri anlatıyor. 

 

Psikanalizin ve politik psikolojinin dünyaca ünlü virtüözü Prof Dr Vamık D Volkan,

“GİDENİN ARDINDAN” ile ilgili ilk kez yayınevimiz ile söyleşi yaptı.

 
 
 
 
Nasıl başarılı yas tutarız?  
 
 
Özler Aykan:                Kitabınızda sıkça kendi kişisel öykünüzü anlatmanız dikkatimi çekti.
Vamık Volkan:            Çözümlenmemiş kayıpların yaşamımızı nasıl şekillendirdiğini ve kaderimizi nasıl bazen olumlu ve bazen da olumsuz şekilde sinsice yönlendirdiğini göstermek amacıyla bunu yaptım. Yaşamım, doğumumdan altı yıl önce ölen dayımın evimizdeki duygusal varlığı ile şekillendi. Bana dayımın adı verildi. Vamık...
                                      Dayım mühendislik eğitimi görmek üzere Kıbrıs adasından İstanbul’a gitmiş. Uzunca bir süre kendisinden haber alınamamış. Günün birinde, polis İstanbul’da eğitim gören küçük dayımı aramış ve Vamık dayımın cesedini Marmara denizinde bulduklarını söylemiş. Cesedin dayıma ait olduğu üzerindeki giysi parçalarından anlaşılmış. Doğumumla birlikte sadece dayımın adı değil, ailemin içinde dayımın yerini doldurma gereksinimi de bana geçmişti. Dayımın ulaşacağından emin oldukları başarılara ulaşmak benim sözle dile getirilmeyen görevim olmuştu. Bu gelişmeler tamamıyla bilinçdışı olarak gerçekleşti. Ben dayımın evde hüküm süren varlığını ancak psikanaliz eğitimime başladıktan sonra kavrayabildim.  
 
 
 
Yitim can yakıcı bir armağan olabilir…
 
Ö.A.:                           Başarılı yas tutmanın kesin ve etkin bir reçetesi var mı?
V.V.:                           Yas olgusunu doğru olarak anlayabilmemiz için önemli üç temel unsurdan söz etmek istiyorum. Birincisi, her yitim bizi kaçınılmaz bir keder içine sürükler. İkincisi, her yitim tüm geçmiş yitimlerimizi yeniden canlandırır. Üçüncüsü, her yitim tam olarak yası tutabilir isek, bizlere büyüme ve yenilenmemiz için bir araç olabilir. Başarılı yas tutabilmemiz için iki ana bileşen gereklidir: Birinci bileşen, ilişkimizi bizim için ne anlama geldiğini değerlendirebilmek üzere yeniden gözden geçirmektir. Buna da bilindiği gibi acı çekmek eşitlik eder. İkinci bileşen ise, yitimimizi geleceği olmayan bir anıya dönüştürmektir.
                                   İşte bu yüzden ben diyorum ki birçok açıdan sonra yitim can yakıcı bir armağandır!
 
 
Ö.A.:                         İlk anda insana çok itici hatta inanılması güç geliyor. Nasıl oluyor da birini kaybetmek ya da acı çekmek bir armağana dönüşüyor?
V.V.:                         Başarılı yas tutmanın bizleri zenginleştirdiği kesinlikle doğrudur. Tam olarak yas tuttuğumuzda, kendimiz ve insan olmak hakkında o kadar çok şey öğreniyoruz ki… Sadece daha fazla psikolojik olgunluk kazanmakla kalmıyor aynı zamanda yitimle barış içinde olma kapasitemizi de artıyor. Yitirdiğimiz kişinin duygusal varlığı, zihnimizin içinde sürekli olarak dolaşıp durur. Bu duygusal varlık, bizi yitirdiğimiz kişi ile yepyeni ve daha olumlu bir ilişki düzenlemeye zorlar. Yitirdiğimiz kişinin bizim için yaptıkları fonksiyonları, mesela bizi sevmesini, korumasını, onunla özdeşim yapıp şimdi bize ait yaparız. İç dünyamızı zenginleştiren süreç budur.
                                 Klinik çalışmalarımda, hastalarımın çocukluk çatışmaları yani geçmişteki çatışmaları çözüldükçe yeni bir enerji ve canlanmaya kavuştuklarını sıklıkla gözlemlemişimdir. Aynı olgu, yas işi tamamlandıkça da görülmektedir. Yas tamamlandıkça, yeni işlere ve ilişkilere yatırım yapmak için daha şiddetli bir istek duyarız. Çünkü artık harcayacak enerjimiz vardır ve çevremizdeki insanlarla yeni ilişki kurma yeteneğimiz de geri gelmiştir. Yani, bir bakıma geçmişimizin tutsaklığından kurtulmuşuzdur. Tabii ki yalnız başarılı yas tutma sonucunda. 
 
Ö.A.:                      Genellikle ölümü yadsıyan bir kültürde yaşıyoruz. İncinebilirliğimizle, yitirebileceğimiz ya da yitebileceğimiz konularıyla yüzleşmek yerine, duygusuzluk felsefesini yüceltiyoruz ve yas tutan bireyleri gözyaşlarını içlerine akıtmalarına teşvik ediyoruz. Bu konuda düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?
V.V.:                        Haklısınız. Çoğumuz ölümü kabul etmeyle yas tutmanın da sona erdiğine inanırız. Bu yanlış bir tutum. Çünkü ölümü kabul ettikten sonra yas tutmanın en önemli ikinci evresi başlar. Bu evrede ölümün gerçekliğini kabul ettikten sonra yitirdiğimiz birey ile olan ilişkimizi artık bizleri uğraştırmayacak bir anıya dönüştürebilmek için gereken ince ve karmaşık bir uzlaşma aşamasına gireriz. Bu bir seneden uzun, çok defa seneler alan bir süreç.
 
 
Ö.A.:                       Yas tutmanın iki evresi olduğunu yazmışsınız…
V.V.:                       Yitimden sonra keder içindeyiz. Sanki başımızı bir duvara vururuz ve duvarın açılmasının ve kayıp ettiğimiz kişinin dönmesini bekleriz. Ağlarız ve acı çekeriz. Bu aylar süren bir süreçtir. Eğer kaybın olacağını bekliyor isek yas tutmaya kayıp olmadan başlarız. Keder ağır bir olmayabilir Kayıp ağır ve ani ise bu keder devri çok acı çektirir ve daha uzun sürer, Bu keder devrinden sonra yas tutmanın bir sene veya daha uzun suren ikinci evresi (yas isi olarak adlandırılır) baslar. Bu evrede kayıp kişi ile olan ilişkimizi bilinç içinden ve bilinç dışından inceleriz. Eğer yas tutma olumlu olacaksa kayıp kişinin olumlu tarafları ile özdeşim yaparız.
                               Keder sırasında Savunmalarımız birden çöküp birden tekrar canlanabilir.Yani bir dakika önce ölümle yüzleştiğimizi ve dolayısıyla kabullendiğimizi düşünürken, bir dakika sonra ölen kişiyi yemeğe davet etmek için elimiz telefona uzanabilir. Keder sırasında hiçbir şey durduğu gibi durmaz. Kişi bir evreden çıkar ancak sonra tekrar aynı evreye yeniden girer ve bu durum tekrarlanır durur. Zaten yas işinin en acı verici olan bölümlerinden birisi de bu gidiş gelişlerimizdir. Geçici suçluluk anlarımız ve eşlik eden yanıp yakınmalarımız kriz evresinde belirginleşir. Ayrılıktan önceki son günlerimizi, haftalarımızı, saatlerimizi geri getirmeye çalışarak yeniden yaşarız. Önemli bir insanı ya da bir şeyi yitirmek, reddedilmek ve güçsüzlük duygularımızı da harekete geçirdiğinden, yitimin gerçekliği içimize işledikçe iç sıkıntısı duyarız. Sonra öfkelenme süreci başlar. Öfke, gerçekleri kabul etmeye başladığımızı gösteren sağlıklı bir işarettir.

 

 
Bitmeyen yas...
 
 
 
Ö.A.:
V.V.:                     Herkes kayıplarla karşılaştığı için yas tutma, olumlu veya olumsuz, insan psikolojisinde en çok karşılaşılan bir süreçtir. Bazen kayıplar çok büyükçe veya birey kaybı kabul edemeyecek bir durumdadır, bu nedenle bitmeyen yas dediğimiz durumu her zaman görebiliriz
 
 
Ö.A.:                    Kitabınızda yas işi sırasında düşlerimize değinmişiniz. Düşlerimiz içeriği yasın izlerini mi sürüyor?
V.V.:                    Bağlantı nesnesi (linking object). Aynen öyle! Bağlantı nesnesi, dışsallaştırılmış içe alınmış nesnenin ve ona bağlı kendilik tasarımının buluştuğu önemli bir noktadır. Birçok şey bağlantı nesnesi işlevi görebilir. Bunlar sıklıkla işlevsel eşyalardır. Tipik olarak, kaybedilen kişiye ait olan ya da yitimi anımsatan nesnelerdir. Bu nesneleri ilişkimizi dış dünyada yeniden yaratabilmek için ya da canlılığı ve çatışmayı yeniden yakalayabilmek için kullanırız. Yas tutan birey, yitimin oluşturduğu ortamı anımsattığı için bu nesneleri seçer. Bunlara son dakika nesneleri denilmektedir.
 
 
 
Ölüm almak istediğinde bırakamıyorsak, yaşam gerektirdiğinde bile bağlarımıza tutunamayız…
 
 
  
Ö.A.:                  Anı olarak saklanan eşyalarla bağlantı nesneleri arasındaki fark, seçim ile zorlanı arasındaki tanımlanması zor bir alanda konumlanıyor gibi…
V.V.:                  Çok önemli bir noktaya değindiniz. Bunu ayırt etmek oldukça hassas ve güç bir konu. Bu yüzden hastasını / danışanını terapiye alan psikanalistin bu konuda çok deneyimli ve bir o kadar da dikkatli olması gerekiyor. Bir bağlantı nesnesi, yas tutan birey için yitimiyle ilgili çatışmalarını ve yitimin ondan aldıklarını yeniden canlandırdığı sürece psikoloji açıdan sıcaktır. Basit kederde bir anı sadece anıdır. Örneğin kuşaktan kuşağa aktarılan aile yadigârı bir eşya gibi. Yas tutan bireyde ise bağlantı nesnesini kederini dışsallaştırmak için kullanır. Bağlantı nesneleri genellikle kullanılmadığı için ayrıcalıklıdırlar.
                          Çoğu zaman da göz önünden kaldırılır ve titizlikle korunurlar. Anı olan bir tabloyu evinizin duvarına asar ve bundan haz alır, rahatsız olmazsınız. Bağlantı nesneleri ise takılmaz, kullanılmaz ancak birey o nesneyi nerede sakladığı her zaman bilir. Bu bağlantı nesnesi, bitmeyen yasa saplanmış bireye kontrol etme duygusunu verir. Eğer, bağlantı nesnesine bir şey olur ise, yas tutan birey, savunmasından yoksun kalır ve acı veren duyguların şiddeti altında ezilir.
 
 
Küçük bir çocuğun bile, yasın bir başı bir de sonu olduğunu bilmeye gereksinimi vardır. 
 
 
Ö.A.:              Yaşayan kişiler de bağlantı nesnesi olabilir mi?
V.V.:              Tabii ki. Ben kendimden örnek vereyim. Ben ölmüş olan dayımı ailem için sıcak tutmuştum. Dayımın adını taşıdım, ailemin O’nun yüksek idealleri olarak düşündüğü mükemmeliyetçi bir öğrenci olarak dayımın ülküleştirilmiş geleneğini sürdürmeye çalıştım. Bir bakıma başarılı oldum. Bir bakıma bu omzumda büyük bir yüktü.
 
 
Ö.A.:              Bir çocuğun ölüm kavramını anlayabilme yetisi hangi faktörlere göre değişkenlik gösterir?
V.V.:              Bu konu oldukça titizlikle ve tüm yan etkenler irdelenerek ele alınmalıdır. Bu konuda en belirleyici faktör çocuğun yaşıdır. Ardından çocuğun içsel dayanıklılığı/esnekliği, yaşadığı ev ortamının ne derce güvenli olduğu ölümün şekli, yetişkinlerin ya da ebeveynlerinin çocuğa yitiminin yerine bir şeyler koyabilme ve bu yolla çocuğu teselli edebilme becerilerini sıralayabiliriz.
                      
                     İki yaşından önce yaşamındaki önemli bir bireyi kaybeden çocuk, ölüm kavramını anlayamaz ancak, bir şeylerin eksik olduğunu hissedebilir. Çocuğun bu duygusunu tıpkı açlık duygusuna benzetebiliriz. İki ya da üç yaşındaki bir çocuk, yetişkinlerin de yardımı ile ölüm kavramından bir şeyler anlayabilir. Çünkü yüksek olasılıkla bu çocuk daha önce bir böcek ya da evcil bir hayvanın öldüğünü görmüştür. Ancak bir genelleme yapacak olur isek çocuk beş yaşına gelinceye dek ölüm kavramını tam olarak algılayamaz. Beş ile dokuz yaşındaki çocuk ölüm kavranın anlamakla birlikte kendisinin de ölebileceğini kavrayamaz. Sadece yitirdiği kişiyi hayalinde ülküleştirebilir.  Hatta ölümü bir son olarak değil, geri döndürülebilecek, geçici bir durum olarak algılar. Yani yitirdiği bireyin asla ölmediğine inanır. On yaşından itibaren ölüm kavramı tam olarak anlaşılır.
 
Ö.A.:               Ergenlik döneminin ebeveynler için başlı başına güç bir dönem olduğunu göz önüne alırsak, bu dönemde yitimi olan bir çocuğa nasıl yaklaşılmalıdır? 
V.V.:               Önemli bir yetişkinin ölümü ile yüzleşmek, çocuk için tehlikeli ve tehdit edici olabilir. Çocuk ölümü yadsır ve hiçbir üzüntü belirtisi göstermez. Eğer, ergenlik sürecini tamamlamadan bir ebeveynini kaybeden ve ebeveynin yerine geçecek, yas tutmasına yardım edecek birini bulamayan çocuklar yaslarını tamamlayamazlar. Büyüdüklerinde bu çocuklar, bitmeyen yasa saplanıp kalmış bireyler haline gelirler. Ebeveyn çocuk için “ölümsüz bir figür” haline gelmiştir. Bu çocuk için psikolojik açıdan problemler yaratabilen bir durumdur.  Çocuk bir şekilde kendisini suçlar ve sonuçta ya duygularını bastırır ya da bu noktada saplanıp kalır.
 
Ö.A.:              Peki ne yapılmalıdır?
V.V.:              Öncelikle yas tutan ergenler kesinlikle yas tutmaları engellenmemelidir Tam tersine bir biçimde ergen, kederini rahatlıkla ifade edebilmesi ve cenaze törenine katılması için yüreklendirilmelidir. Kaldı ki, küçük bir çocuğun bile, yasın bir başı bir de sonu olduğunu bilmeye gereksinimi vardır. Fakat bir korku yaratılacaksa küçük çocukları korumalıyız. Bir diğer husus olarak; çocuğun yetişkinlerin yas tuttuğunu ve yas aşabildiğini görmesi çok önemlidir. Terapinin etkin ve başarılı olabilmesi için, yitimin ergen için ne/neyi ifade ettiğinin, yasının neden/nasıl karışık olduğunun incelenmesine geniş zaman ayrılmalıdır.
 
Ö.A.:            Sağlıklı yas tutmanın bir süresi var mıdır?
V.V.:            Her birey kendine özgü, farklı hız ve yoğunlukta yas tutar. Bu nedenle kesin bir süre vermek istemem. Ancak şunu belirtmeliyim ki, karışık olmamış yasın gidişatı bir yıldan iki yıla kadar sürmektedir. Yas işini yapabilme yetisi gelişimsel öykümüze bağlıdır. Doğduğumuz andan itibaren bir şeyleri geride bırakarak büyürüz. Bebek sütünü bardaktan içebilmek için annesinin memesini bırakmayı kabullenir. Yürümeye başladığında ise kucakta taşınmanın güvenliğini kaybeder. Tüm bu geçişler güvenli bir ortamda gerçekleşmiş ise çocuk iyi gelişir ve yas tutmak için sağlıklı psikolojik modele sahip bir yetişkin olma olasılığı artar. Dolayısıyla sağlıklı ayrılıklar da birbirinin üzerine inşa edilir. Eğer, ayrılıklar sağlıklı gerçekleşmemiş ise, yas işi daha yavaş seyreder. Güncel yitimlerimizle barış yapabilmemiz için, geçmişimizdeki yası tamamlanmamış yitimlerimizle yüzleşmeye zorlanırız.
 
Ö.A.:            Görünen o ki, yas işi oldukça yorucu bir süreç…
V.V.:            Hem de çok yorucu bir süreç. Bir yandan bilinçdışımızla tekrar tekrar gözden geçirmeler yaparken, diğer yandan da geçmişimizin kuşatması altında kalırız. En yorucu olanı da ilişkimizin öğelerinin üzerinden geçerken, kaçınılmaz yalnızlığımız ve özlemimizle de yüzleşmek zorunda kalırız. Güçten kuvvetten düşer, ruhsal ve bedensel olarak bitkinleşiriz.
 
Ö.A.:            Yas depresyona dönüşebilir mi?
V.V.:            Birey yas başarılı yas tutmak için hazır olmadığı zamanlar bu olabilir. Bilhassa kayıp olana karşı çatışmalı öfke ve sevgi (ambivalance) yüksekse. Psikolojik, psikososyal, biyokimyasal vb. çok sayıda etken bir araya gelerek depresyonu yaratabilir. Depresyon, ifade edilmemiş öfkenin içe döndürülmesidir. Ben, yastan bu şekilde etkilenen bireyler yasa gömülmüş kişiler olarak tanımlıyorum. Yasa gömülmüş bir birey, kaybettiği kişiye karşı beslediği öfkesini ve bu duygusunun sonucu olan suçluluk duygusunu içine atar. Bu bireylerin düşleri de yaşadıkları depresyonlarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bireyler, düşerinde kendilerini kansere yakalanmış, güçten kuvvetten kesilmiş, bitkin ve çaresiz durumda görürler. Bu bireylerin düşlerindeki öykülerinin deseni, genellikle içsel çatışmalarını yansıtmaktadır. Bir bakıma yitirilen kişinin, hem sevilen hem de nefret edilen yönleriyle özdeşim yapılmaktadır. 
 
 
Yası olan bireylerde ilaç kullanılması çok hatalı bir tutumdur!
Ö.A.: Gözlemlediğim kadarıyla günümüz psikiyatrisinde hastaya ya da danışana ilaç yazmak adeta moda haline geldi? İlaçlar kalıcı psikoterapinin yerini tutabilir mi?
V.V.:         Tespitiniz mükemmel ancak ne yazık ki, bu moda aldı başını gidiyor ve hiç kimse sesini çıkarmıyor. Herhangi bir denetim mekanizması da yok. İlaçlara bilinçsizce duyulan güven, ekonomik baskılar ve sigorta şirketlerinin suiistimalleriyle de destekleniyor. Bu yanlış tutumun bedelini zavallı hastalar ödüyorlar. Bence bu tamamıyla insanlık dışı bir yaklaşımdır. Çok net söylüyorum: İlaçlar sadece duyguları körelterek, duyguların açığa çıkmasını engelliyor ve yasın gidişatını bozuyor! Normal, olumlu yası olan bireylerde ilaç kullanılması çok hatalı bir tutum. Normal bir süreci sakın durdurmayalım.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
   
Sign up for your
Oa Membership Card today.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © Özler Aykan 2007
 
All rights reserved.
 
 
Web admin : Oa Production    
 
Privacy Policy / Terms & Conditions / Accessibility / RSS / Affiliates / Customer Help
 
Last modified on May 21, 2012